|
|
11月24日
|
Ben sokağa çıkıyorum dostlarım! |
|
| Soğuk kış sabahında, huzurlu ve rahat yuvamda kahvaltımı yapıyor, sıcak çayımı yudumluyorum. Bir yandan da elimde televizyonun kumandası, merakla televizyona bakıyorum. | |
Bir haber kanalı iki ünlü sanatçının birbirlerine evlenme tekliflerini "flaş haber" olarak veriyor; şaşkınlıkla izliyorum. Eşlerinden ayrı kalmanın "medyatik üzüntüsü" yerini özgürlüğün doyumsuz hazzına bırakmış olmalı ki dakikalarca bu utanç tablosu ekranda boy gösteriyor. Bir başka kanala geçiyorum. Bir polisin sevgilisi için; eşini, çocuğunu, kayınvalidesini ve baldızını acımasızca öldürdüğü anlatılıyor, ürperiyorum.
Bari güzel bir film izleyeyim, diyorum; geçiyorum öteki kanala. Mahremiyet ayaklar altında... Kapatıyorum gözlerimi, utanıyorum. Geçiyorum başka kanala; reklamlar var. Elimdeki kumanda bile isyanın eşiğine gelmiş gibi. Dayanamayarak başka bir kanala geçiyorum. Din konusunda uzman olduğu ısrarla vurgulanan biri şarlatanlık rolünü hakkıyla yapıyor . Bu kez de dinî konular, kutsal değerler ayaklar altında... Medya aradığını bulmuş, söyleteceğini söyletmiş, amacına ulaşmış... "Uzman" ise piyon olduğunun farkında bile değil. Sıkılıyorum; patlayacak, boğulacak hale geliyorum. Hayatın bu kadar basitleştirilmesine, bu kadar belden aşağı çekilmesine, değerlerin göz göre göre çiğnenmesine hayıflanıyorum. Elimden kumanda düşüyor; çay, boğazımdan geçmemek için direniyor. Ne yapayım şimdi, diye düşünüyorum. Böyle beklemek de olmaz ki.. Doğru ya bilinenlerin de bir hesabı ve sorumluluğu var..
Gözüm Zaman gazetesine ilişiyor işte o anda. Her sabah kahvaltı yapar gibi aradığım, bıkmadan, büyük bir heyecanla ve zevkle okuduğum, okumaktan da vazgeçemeyeceğim gazetem... Sanki o da bana bakıyor, sanki o da çırpınıyor! Göz göze geliyoruz. Gerçekten de "Kalk!" der gibi bana bakıyor. Bir anlam veremiyorum önceleri. Neden kalkacakmışım, nereye gidecekmişim? Birkaç dakika sonra aklım başıma geliyor ve anlıyorum gazetemin çırpınışını!
Az önceki hayıflanmalarımın, şaşkınlıklarımın evde uyuşuk uyuşuk oturmakla hallolmayacağını anlıyorum. Sahi ya ne oturuyorum evde böyle? Televizyondaki görüntüler bu neslin yansıması değil mi? Üstelik bu görüntülerle beslenen gelecek nesil ne hale gelecek kim bilir? Onlara gerçekleri anlatmak lazım. Tarihten haber vermek, okumayı sevdirmek, hayata daha anlamlı bakmalarını sağlamak lazım.. Dayanamıyorum ve gazetemi elime alıp sokağa çıkıyorum.
Herkese göstermek istiyorum gazetemi, herkesle buluşturmak...
Alın okuyun da temizleyin gözlerinizi, arındırın kendinizi, yenileyin zihninizi...
Alın okuyun da girmeyin çıkmaz sokağa, düşmeyin dipsiz kuyuya...
Ben sokağa çıkıyorum dostlarım!
Gazetemi insanlara tanıtmakta kararlıyım bugün.
Halil Zenciroğlu, Konya |
Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurdular: “Kim Allah’tan başka ilah olmadığına, Allah’ın bir ve şeriksiz olduğuna ve Muhammed’in O’nun kulu ve Resulü (elçisi) olduğuna, keza Hz. İsa’nın da Allah’ın kulu ve elçisi olup, Hz. Meryem’e attığı bir kelimesi ve kendinden bir ruh olduğuna, keza cennet ve cehennemin hak olduğuna şehadet ederse, her ne amel üzere olursa olsun Allah onu cennetine koyacaktır.” (Buhari, Enbiya 47)

Seninle buluşmamın adıydı hac. Yolunu kaybetmiş, çamura bulanmışlara İbrahim'in dili ile dedin ki: "İnsanlar arasında haccı ilan et. Yaya olarak ve binekler üstünde her uzak yoldan sana gelsinler. Gelsinler ki kendileri için faydalı olan şeyi görsünler."
Geliyorum Rabbim! Buluşmanın özlemi ve ümidi ile geliyorum.
Kendi zanlarımın, nefsimin, korkularımın kurduğu evden, Senin evine hicret ediyorum.
Ve biliyorum ki o evde, her olmayacak şey olur hale gelir. Tüm dertlerimin dermanı, gönüllerin ilacı o evdedir.
Orası insan sırrına, ümmet sırrına ermek isteyenlerin ilk durağıdır. Orası varlığın merkezidir. Orası gönül semasıdır.
Huzurunda olmanın, mutluluğuna varmak isteyenlerin sığınağı o evde, ne bir korku ne de bir üzüntü vardır. Çünkü orası dostlar meclisidir. "Allah dostlarına ne bir korku ne de üzüntü vardır." âyeti oradan yankılanır kâinata.
Dostun olan İbrahim'in makamı tüm ümmetin ve peygamberlerin kıblesidir.
O gönül evinden dünya halkına esenlikler akıyor.
Yolunu kaybetmiş, boğulmuş, sıkışmış ruhlara nefes olsun diye oraya ilahî ruh üfleniyor.
O evden ümmete davet var.
Ezelden beri yankılanan o hitap hâlâ kulaklarımda.
Bana dedin ki: "Ben senin Rabbin değil miyim? Öyleyse kurtul beşerî sıfatlardan, bürün Hz. İbrahim sırrına ve misafirim ol."
Derdin dermanını bulma vakti
Ey kul! Hatırla o zamanı ki sen insandın, kâinatın sultanı idin, Allah'ın sohbetdaşı, özel öğrencisi idin. Seni özel seçmiş ve tüm isimlerini sana öğretmişti. Sana kendi ruhundan üfledi. Yedi kat göğü ve yeri senin için yarattı da sana hediye etti. Emaneti senin omuzlarına yükledi. Seninle sözleşti.
Ama sen bunları unuttun. Zanlarını, nefsini, kendi evini asıl sandın da aslından özünden uzaklara savruldun. Özüne cevherine yabancılaştın da kendinde bulacağın hakikati Allah'ı unutarak unuttun ve "Allah'ı unutanlar gibi olmayın ki Allah da onlara nefislerini unutturmuştur." âyetine muhatap oldun.
"Asra yemin olsun ki insan gerçekten hüsrandadır." âyeti sanki sana sesleniyor.
Ancak sahradan bir ses yükseliyor:
"Lebbeyk Allahümme lebbeyk. Lebbeyke lâ şerike leke lebbeyk. İnne'l-hamde ve'n- ni'mete leke ve'l-mülk, lâ şerike lek." Yani "Ey Allah'ım, ben Senin davetine icabet ediyorum. Senin ortağın yoktur. Hamd ü senalar sana mahsustur. Bütün nimetler Senden. Bütün mülkler Senindir. Senin ortağın, şerikin yoktur."
Sen ey viraneye dönmüş olan! Yıkılmış evinin altında oturup sızlanma, özüne asıl evine dön. "Ondan geldiniz, Ona döneceksiniz." âyetini anlamak, yaşamak için İbrahim'in makamına yönel.
Kalk şimdi, sızlanma değil hicret vaktidir.
Kıblesi sabır ve tahammül olan olgun kişilerle mânâ sahipleri ile buluşma vaktidir.
Şekle, sûrete tapan nefsin put ve heykellerini ortadan kaldırma vaktidir.
Derdinin dermanını bulma vaktidir. Rahmete gark olma ve "Rabbim bana eşyanın hakikatini göster." diyen Allah Resulünün hakikatini anlama vaktidir.
O kutlu beldeden sana davet var...
Ateş; demir, altın ve gümüşün pasını nasıl giderirse hac ve umre de fakirliği giderir, berekete sebep olur ve günahları da siler. Makbul olan haccın mükâfatı da cennettir.
İşte! Bu senin için bir rahmettir. Bu sana Hak'tan bir davettir.
Kubilay aktaş moral dünyası dergisi
| Sözler / Birinci Söz |
وَبِهِ نَسْـتَعِينُ (*) اَلْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ الْعٰالَمِينَ (*) وَالصَّلٰوةُ وَالسَّلاَمُ عَلٰى سَيِّدِناَ مُحَمَّدٍ وَعَلٰۤى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ
Ey kardeş! Benden birkaç nasihat istedin. Sen bir asker olduğun için, askerlik temsilâtıyla, sekiz hikâyeciklerle birkaç hakikati nefsimle beraber dinle. Çünkü ben nefsimi herkesten ziyade nasihate muhtaç görüyorum. Vaktiyle sekiz âyetten istifade ettiğim Sekiz Sözü biraz uzunca nefsime demiştim. Şimdi kısaca ve avam lisanıyla nefsime diyeceğim. Kim isterse beraber dinlesin.
Birinci Söz
BİSMİLLÂH her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil, ey nefsim, şu mübarek kelime, İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudâtın lisan-ı hâl ile vird-i zebânıdır. Bismillâh ne büyük, tükenmez bir kuvvet, ne çok, bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle. Şöyle ki:
bedevî Arap çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki, bir kabile reisinin ismini alsın ve himayesine girsin—tâ şakîlerin şerrinden kurtulup hâcâtını tedarik edebilsin. Yoksa, tek başıyla, hadsiz düşman ve ihtiyacatına karşı perişan olacaktır. İşte, böyle bir seyahat için, iki adam sahrâya çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevazi idi, diğeri mağrur. mütevazii, bir reisin ismini aldı; mağrur almadı. Alanı her yerde selâmetle gezdi. Bir kàtıu’t-tarîke rast gelse, der: “Ben filân reisin ismiyle gezerim.” Şakî def olur gider, ilişemez. Bir çadıra girse o nam ile hürmet görür. Öteki mağrur, bütün seyahatinde öyle belâlar çeker ki, tarif edilmez. Daima titrer, daima dilencilik ederdi. Hem zelil, hem rezil oldu.
İşte, ey mağrur nefsim, sen o seyyahsın. Şu dünya ise bir çöldür. aczin, fakrın hadsizdir. Düşmanın, hâcâtın nihayetsizdir. Madem öyledir; şu sahrânın Mâlik-i Ebedî ve Hâkim-i Ezelîsinin ismini al. Ta bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisâtın karşısında titremeden kurtulasın.
Evet, bu kelime öyle mübarek bir definedir ki, senin nihayetsiz aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete raptedip Kadîr-i Rahîmin dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçi yapar. Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki, askere kaydolur, devlet namına hareket eder, hiçbir kimseden pervâsı kalmaz. Kanun namına, devlet namına der, her işi yapar, her şeye karşı dayanır.
Başta demiştik: Bütün mevcudat lisan-ı hâl ile “Bismillâh” der. Öyle mi?
Evet. Nasıl ki, görsen, bir tek adam geldi, bütün şehir ahalisini cebren bir yere sevk etti ve cebren işlerde çalıştırdı. yakînen bilirsin, o adam kendi namıyla, kendi kuvvetiyle hareket etmiyor. Belki o bir askerdir, devlet namına hareket eder, bir padişah kuvvetine istinad eder. Öyle de, herşey Cenâb-ı Hakkın namına hareket eder ki, zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler, başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar. Demek herbir ağaç “Bismillâh” der; hazine-i rahmet meyvelerinden ellerini dolduruyor, bizlere tablacılık ediyor.
Herbir bostan “Bismillâh” der, matbaha-i kudretten bir kazan olur ki, çeşit çeşit pek çok muhtelif leziz taamlar, içinde beraber pişiriliyor.
Herbir inek, deve, koyun, keçi gibi mübarek hayvanlar “Bismillâh” der, rahmet feyzinden birer süt çeşmesi olur. Bizlere Rezzak namına en latîf, en nazif, âb ı hayat gibi bir gıdayı takdim ediyorlar.
Herbir nebat ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları “Bismillâh” der, sert taş ve toprağı deler, geçer. “Allah namına, Rahmân namına” der; herşey ona muhassar olur.
Evet, havada dalların intişarı ve meyve vermesi gibi, o sert taş ve topraktaki köklerin kemâl-i suhuletle intişar etmesi ve yeraltında yemiş vermesi, hem şiddet-i hararete karşı aylarca nâzik, yeşil yaprakların yaş kalması, tabiiyyunun ağzına şiddetle tokat vuruyor, kör olası gözüne parmağını sokuyor ve diyor ki: En güvendiğin salâbet ve hararet dahi emir tahtında hareket ediyorlar ki, o ipek gibi yumuşak damarlar, birer Asâ-yı Mûsâ (a.s.) gibi فَقُلْناَ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ emrine imtisal ederek taşları şak eder. Ve o sigara kâğıdı gibi ince, nâzenin yapraklar, birer âzâ-yı İbrahim (a.s.) gibi, ateş saçan hararete karşı يَا نَارُ كُونِى بَرْداً وَسَلاَماً âyetini okuyorlar.
Madem herşey mânen “Bismillâh” der; Allah namına, Allah’ın nimetlerini getirip bizlere veriyorlar. Biz dahi “Bismillâh” demeliyiz. Allah namına vermeliyiz, Allah namına almalıyız. Öyle ise, Allah namına vermeyen gafil insanlardan almamalıyız.
SUAL: tablacı hükmünde olan insanlara bir fiyat veriyoruz. Acaba asıl mal sahibi olan Allah ne fiyat istiyor?
ELCEVAP: Evet, o mün’im-i Hakikî, bizden o kıymettar nimetlere, mallara bedel istediği fiyat ise üç şeydir: Biri zikir, biri şükür, biri fikirdir.
Başta “Bismillâh” zikirdir. Âhirde “elhamdü lillâh” şükürdür. Ortada, bu kıymettar harika-i san’at olan nimetler Ehad, Samed’in mucize-i kudreti ve hediye i rahmeti olduğunu düşünmek ve derk etmek fikirdir.
Bir padişahın kıymettar bir hediyesini sana getiren bir miskin adamın ayağını öpüp hediye sahibini tanımamak ne derece belâhet ise, öyle de, zahirî mün’imleri medih ve muhabbet edip mün’im-i Hakikîyi unutmak, ondan bin derece daha belâhettir.
Ey nefis! Böyle ebleh olmamak istersen, Allah namına ver, Allah namına al, Allah namına başla, Allah namına işle, vesselâm.
|
| | 5月10日
. Kainatın Efendisine... Seni hayal etmek bile bu kadar mutlu eder mi insanı? Ya ruh inceliğimizin şahitleri olan, meleklerin kulaklarındaki küpelerden daha değerli olan o gözyaşlarımızı Senin için sarfetmek... Ağyara dökülürken o inci tanelerinin ızdırap vermesi, ama asıl hakiki sahibine atfedince sonsuz güzelliklere gark olması... Her şey Senin varlığınla alâkadar olunca ehemmiyet kazanıyor. Bütün varlık Sana hasret Efendim, Senin getirdiğin o nurlu çağı özlüyor. Öyle ki, dünyanın ikindi vakti en saadetli asırdı. Çünkü kainat yaratılış sebebini tanımıştı. Bütün varlık Sana aşık olmuş, esfel-i safilinden âlâ-yı illiyyine çıkmıştı.
Ay Senin aşkından dolayı ikiye bölünmüştü. Yılan, Hazreti Ebu Bekiri ısırmak zorunda kalmıştı, sırf Seni görebilmek için...
Bir ağaç kütüğü inim inim inleyerek ağlıyordu ve hasretle kopan bir taş, Sana bir kez olsun dokunabilmek için o mübarek dişine çarpmıştı.
Şimdi biz de Seni özlüyoruz ya Rasûlallah!
Olur ya, bir gün gelirsin diye boş bir seccadeye gül koyuyoruz; öyle ki, o gül bile Seni orada beklerken sararıp soluyor. Biz bir gül kadar bile olamadık ya Rasûlallah!
Bunca günahımıza rağmen yine de, rüyada bile olsa teşrif eder misin? Günahlarla kirlenen kalbimizi temizler misin ya Rasûlallah?
Bizler burada Sana müştak seyircileriz. Hepimiz ayrı ayrı fıtratlarda yaratıldık. Büyük kova-küçük kova misali, Senin aşkını istidadımıza göre dolduruyoruz.
Hakiki erenler, büyük kovalara sevgi kaselerini daldırırlarken, yolda kalmışlar veya Senin sevgini tam derk edememişler küçük kovalara daldırıyorlar.
Bizler bu dünyada olmasa da, Cennette Senin o mübarek gül cemalini göreceğimizin ümidi içerisindeyiz. Belki de Sen \"Bu güzelliğe sizin kalbiniz dayanmaz, olduğunuz yerde düşüp kalırsınız\" düşüncesiye, yüzünü nazlı bir gelin edasıyla saklıyorsun. Ne kadar da düşüncelisin!
Bizler de, bunları düşünürken sadece Hak rızasına ve sana kilitleniyoruz. Yaptığımız salih amellerde, bizim Seni zahiri olarak göremediğimizi ama Senin her an bizi gördüğünü hissederek on sekiz bin aleme Seni sevdiğimizi haykırıyoruz.
Bu haykırışın içinde dönüp bir anlık kendimize baktığımız zaman Hazreti Sevban (radiyallahu anh) gibi korkuyoruz. Cennete gitsek bile aşağı mertebelerde takılıp kalacağız diye, ama hemen ardından Senin ruhlara hayat üfleyen elmas, yakut, pırlanta sözlerin çınlıyor kulaklarımızda:
\"Kişi sevdiğiyle beraberdir\"
Bizler istidadımız nisbetinde Seni çok seviyoruz ve inanıyoruz ki, Sen de bizleri çok seviyorsun. Sevmesen gözyaşlarına boğulur muydun?
Günahlarımız dağlar cesametinde ama Senin o engin sevgi denizinde, bizim günahlarımız sadece bir damla hükmünde kalır.
Şimdi ya Rasûlallah, ölü ruhlarımızı diriltip yine sevgi şerbetiyle imdadımıza koşar mısın? Kanayan manevi yaralarımıza merhem sürer misin? Ve bir gün, rüyada bile olsa, O nazlı yüzünü gösterir misin?
Binlerce Salat, binlerce selam, ağaçların yaprakları adedince, denizlerin köpükleri adedince ve yağmur katrelerinin miktarınca Senin üzerine olsun Ey Allah'ın Sevgilisi...
BU GÜZEL YAZIYI http://esattorik.com dan aldım sizlerlede paylaşmak istedim EN EMİNE EMANET OLUN
|
4月8日

SELAMUN ALEYKÜM GÜLE SEVDALI DOSTLAR!..
uzun zamandır uzaktaydım buralardan uğrarayım dedim bakayım ne olmuş ne bitmiş Spaces imde diye...
baktımki pek bir şey olmamış galiba pek kimselerin hoşuna gitmemiş ya da ben çok iyi bir sunum yapamamışım ...
inşALLAH daha iyisini yapabilirim ....
Buarada lütfen hakkınızı helal edin bugünlerde üstümde bir tuhaflık ölürsem falan hakla gitmiyim ahirete....
şuan için elime güzel yazılar geçmedi .. elinde kendisinin yazdığı ya da yazılmış güzel yazılar bulunan ve bunu başkalarıyla paylaşmak isteyen arkadaşalrımız varsa adresim belli: gullerin_sultanin@hotmail.com
EN EMİN OLANA EMANET OLUN DOSTLAR!...
06.05.2006
selamun aleyküm GÜLE SEVDALI dostlar size yeni açılan bir forumdan bahsetcem
__GÜLE SEVDALI__ formu
şuan için yeni ama inşAllah gittikçe güzelleşecek
şuan için toplam 7 üyesi var ....
benim sitemi ziyaret eden kardşlerimin o siteyede uğramalarını rica ediyorum en azından şimdi üye olsunlar forum tam yerine oturunca da yararlanırlar...Ayrıca siteye üye olmadan da msj bırakılabiliyor (ben size bütün açıklamaları yapayım ki bi sorunla karşılaşmayın forumun admini asıcık tadığım ve sevdiğim bir insandır da )
EN EMİNE EMANET OLUN!...
|
|
|
|
|